0 com

RÖNESANS'A GİRİŞ

Rönesans terimi Orta Çağ ve Reformasyon dönemleri arasında kalan süreci kapsayan, Avrupa coğrafyasında yaşanmış bir kültürel süreci tanımlamak için kullanılır. Rönesans kelime “yeniden doğuş” anlamına gelmektedir.

Günümüzde İtalya sınırları içerisinde kalan Roma, Venedik, Floransa gibi şehirlerin Sanatsal anlamda yaptıkları katkıların, Rönesans’ın gelişiminde doğrudan bir etkisi ya da rolü olmuştur. Batı kültürü ve sanatı bir anlamda bu dönemde yeniden doğmuştur.

Rönesans’ın ortaya çıkmasına yardımcı olan belli başlı sebepleri ele alacak olursak:

1. Kâğıt ve matbaanın icadı.

2. Coğrafi keşiflerin etkisi.

3. Coğrafi keşiflerden sonra Avrupa’da sanattan zevk alan zengin bir sınıfın ortaya çıkması.   

4. İstanbul’un fethinden sonra birçok bilim adamının İtalya’ya giderek çalışmalarda bulunması.

5. Antik Yunan kültürünün coğrafi keşifler sonunda yeniden keşfedilmesi ve incelenmesi sayesinde 15. yüzyıldaki İtalyan Rönesans’ı Batı ile Klasik Antikite arasında bağın tekrar kurulmasını sağlamıştır.

Rönesans döneminde Antik Yunan’ın klasik metinlerinin tekrar keşfi, öğrenimi, sanat ve bilimdeki uygulamaların yeniden denenmesi ilk göze çarpan özelliktir.
İkinci olarak göze çarpan özellik ise bu entelektüel aktivitelerin sonuçlarının Avrupalılık kültürünü genelde güçlendirmesidir.

Dinsel otoritenin zayıflamasına paralel olarak Rönesans’ta felsefe, kendisinden önceki yüzyıllardan ve Antik Yunan kültüründen aldığı mirasla bağımsızlaşmaya başlamıştır; bunu da deneyi ve aklı ön plana çıkararak yapmaya çalışmıştır.

Böylece Ortaçağ’da ki kapalı düşünce biçimi açılmaya ve parçalı bir görünümle çoğullaşmaya başlamıştır.

Felsefe din adamlarının etkisinden çıkıp farklı konumlara sahip yazarlar ve düşünürlerin ilgi alanında yer almaya başlamıştır.

Rönesans bir yeniden yapılanma hareketi olmasına karşın hemen hemen işlediği bütün konu ve sorunlarda Antik çağ felsefesini temel olarak ele almış, onu yeniden inceleyip, değerlendirmiştir.  Antik çağ felsefesinden çok şey öğrenmiş, bu felsefe ile pişmiş ve sonraları kendinden de öğeler katarak geliştirmiş ve kendisinden sonraki 17. yüzyıl ve Yeniçağ felsefesinin hizmetine sunmuştur. Böylece de bugün bile geçerli olan modern insan kavramının yaratıcısı olmuştur.

Rönesans felsefesine damgasını vuran düşünce akımı hümanizm olmuştur. Bu dönem felsefesi, insan merkezli bir felsefedir. Hümanizm terimi ilk kez XIX. yüzyılda Alman araştırmacılar tarafından kullanılmıştır. Ancak kökeni çok daha eskilere dayanmaktadır. Humanismus sözcüğü XV. Yüzyılda İtalyanlar tarafından beşeri bilimleri anlatmak (studias humanitatis) ve ilk çağ yazını üzerinden uzmanlaşmış öğrenciler için kullanılmıştır.

Hümanizmin köklerini Yunanistan’da bulduğunu söylemek bir anlamda yanlış olmayacaktır. Yunan filozof Protagoras “Her şeyin ölçüsü insandır.” demiştir ki bu cümle hümanizmin temel ilkelerini özetlemekte yeterlidir.[1] Zaten hümanizmin esin kaynağı Eski Yunan ve Latin edebiyatı ile felsefesidir.

Hümanizm akımı Rönesans devriyle birlikte Avrupa’da gelişmiş, başlarda din karşıtı bir akım olarak taraftar toplamıştır. Bunun sebebi hümanizm öğretisinin Hıristiyanlıkla çelişen Eskiçağ’ın din dışı değerleriyle yoğrulmuş Yunan ve Latin edebiyatı ve felsefesinden besleniyor olmasıdır. İlerleyen dönemlerde Rönesans’ın hümanist akım mensupları dinlerine oldukça bağlı Hıristiyanlar olarak kendilerini gösterseler de bahsi geçen Yunan ve Latin edebiyatı ve felsefesi metinlerine karşı duydukları saygıyı yitirmemişlerdir. Hatta XIV. yüzyıl sonralarında hümanizm öğretisinin tamamıyla bu metinlerin temel alındığı gramer, şiir, tarih ve ahlak felsefesi içeren bir öğreti haline geldiği söylenebilir.

Hümanizmin temellerini XIV. yüzyıl edebiyatçısı Francesco Petrarca atmıştır. Petrarca, klasik kültüre ulaşmanın temel aracının dil öğrenimi olduğunu söylemiştir. Kendisi, Sokrates’in “Kendini bil” sözünü benimsemiş, bunu başarmaya çabalamıştır. Petrarca’nın eski metinlere olan bu ilgisi bu metinlere genel bir ilgi uyandırdı. İnsanlar bu metinleri okuyup taşıdıkları ruhu canlandırmaya çalıştılar ve bu da temel hatlarıyla hümanizm akımını oluşturdu.

Hümanizmin insani değerlere odaklanması ise Aydınlanma Çağı’nda gerçekleşmektedir. Rönesans çağının insanı; düşünen, kendine dönük, kendini inceleyen, soran, yargılayan ve kendi öz yargılarını özgürce ortaya koymaya çalışan insandır. Kendini bütün dogmalardan ve ön yargılardan arındırma çabasındadır. Aydınlanma sürecine giden bu yolda aklını kullanır, aklını kendine kılavuz bilir.

Kısacası geçmişin metafiziğiyle doğa bilimlerini belirleyen insansızlaştırma ve kişiliksizleştirme sürecine karşı bir tavır Rönesans döneminin felsefe anlayışının temelini oluşturmuştur.

Rönesans felsefesinde teori ve pratik arasındaki mutlak antitez yok olup giderken, doğruluk ve yanlışlık mutlak olmayıp, bilginin sonu gelmeyen ilerlemesine bağlı ve göreli olan değerler olarak anlaşılmıştır. 

Bilgi teorisi bakımından ampirist (deneyci) bir bakış açısı sergileyen Rönesans felsefesinde, insan zihni, yalnızca dış dünyadan gelen izlenimlerin pasif bir alıcısı olarak görülmemiş, zihnin etkinliğini vurgulayan aktivizm, iradecilik (voluntarism), kişiselcilik (personalizm) ve bireycilikle (individualism) birleşmiştir. Bu özerkleşme süreçlerinin bir parçası olarak birey öne çıkmış, felesefe de insan düşüncesinde sorun olan her şeyin irdelendiği bir disiplin olarak yeniden ele alınmaya başlanmıştır.

ORTAÇAĞ VE RÖNESANS

Ortaçağ’ da insan yaşam ve kültürünü düzenleyen Hıristiyan dini ve onun yöneticisi olan Katolik kilisesidir. Kilise her konuda mutlak otoritedir. Onun düşünce ve inançları kutsaldır ve üzerlerinde tartışılması bile olası değildir.

Ortaçağ filozof ve düşünürüne düşen görev kilise öğretisini (skolâstik öğreti) mantıksal bir takım oyunlarla temellendirmek ve savunmaktır.

Buna karşılık Rönesans’ın ana eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, kendini özgürce incelemektir. Rönesans insanı doğa ve yaşam üzerindeki gerçekleri arar ve bu gerçeklere yalnızca akıl ve deney yolu ile ulaşmaya çalışır.

Ortaçağ Skolâstik felsefesi tamamen kiliseye bağlı ve bütün Hıristiyan âlemini bir şemsiye gibi saran ve bütün bu âlem içinde etkili olan bir felsefedir. Yalnızca Latince ile işlenir. Ana teması Hıristiyan inançlarının savunulup, temellendirilmesidir. Orta Çağ felsefesinde çeşitli ırklar ve uluslar yoktur, yalnızca Hıristiyan âlemi vardır.

Rönesans felsefesi ise karşımıza artık kendi ulusunun karakterleri ve özellikleri ile çıkar, yaptıklarını kendi ulusal dilinde verir. Konuları çeşitlilik kazanmış ve ön yargılardan, doğmalardan sıyrılmıştır, doğruları kendi öz yargıları ve gözlemleri ile arar.

Ortaçağ düşünür ve filozoflarının tamamı din adamı, yani Hıristiyan kilisesinin hizmetkârlarıdır.

Rönesans düşünür ve filozofları ise yazarlar, araştırmacılar ve üniversite öğrencileridir.   

Ortaçağ insanının belirmiş bir kişiliği yoktur. Ondan beklenen ödev tanrının buyruklarına itaat etmektir. Bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmek, kendini öteki dünya nimetlerine layık hale getirmektir.

Rönesans insanı ise kişiliğini arayan, soran, araştıran, benliğinin bütün canlılığını ortaya koyan kişiliği ve özelliği olan bir bireydir, individüalisttir (bireyci).

Rönesans Avrupa kültür tarihinde yaşanmış olan bir çağdır. Avrupa kültürüne özgü ve ona ait olan bir oluşumdur. Başlangıcı ve ilk filizleri İtalya’da oluşmuş, sonraları Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bizans ırk ve kültürünün temsilcileri olan İskandinav dünyası bu oluşuma pek katkıda bulunamamış, fakat benimsemiş ve ona uymuştur.

İtalya’da Rönesans’ın tümüyle hâkim olduğu günlerde İspanyol Rönesans’ın en önemli figürü Cervantes, Donkişot’u yazmaya başlarken; İngiliz Rönesans’ın en büyük dehası olan Shakspeare, İngiltere’de tarihsel-toplumsal ilişkilerin farkında olarak, tümüyle insanı temel alan sanatsal yaratımlarda bulunuyordu.

Kısaca Rönesans; bireyselliğin, yaşanan dünyaya önem vermenin, demokrasinin, bilimin, din yerine aklı öne almanın yeniden canlandırılmasıdır.

Ayrıca Orta Çağ'ın; dindarlığına, metafiziğine, bireyselliği yok etmeyi amaçlayan Hıristiyan ahlakına ve felsefesine tepki olarak oluşan bir kültürel süreçtir.

Rönesans’ın Sonuçları:

1.    Bilim ve teknik alanında gelişmeler oldu.

2.    Hür düşünce ve yeni sanat anlayışları ortaya çıktı.

3.    Skolâstik düşünce yerini bilimsel düşünceye bıraktı. Gözlem ve deney önem kazandı. Akılcılık egemen olmaya başladı.

4.    Avrupa’da gelişmenin ve ilerlemenin hız kazanmasına neden oldu.

5.    Avrupa’da bilim ve teknik alandaki gelişmelerin önünü açtı.

Venüs'ün Doğuşu - Sandro Botticelli
Venüs'ün Doğuşu - Sandro Botticelli
                 1484–1486 Tuval Üzerine Tempera
Rönesans Sanatı

Rönesans düşüncesinin Antik Çağ'a, insana ve doğaya yönelişini, sanat alanında da izleyebilmekteyiz. Bu yönelişler, 15. ve 16. yüzyılların sanatının belirleyici özelliklerini oluşturmuştur. Ancak, Rönesans sanatını önceki dönemlerden ayıran, onun tek tek özelliklerini aşan bir yanı vardır: O, insanı ve insanın bu dünyadaki utkusunu temel almıştır.

Bu da Ortaçağ sanatından köklü bir kopuştur. "Ortaçağ sanatı, alçakgönüllülüğün İdeallerinden esinlenmekteydi: acı çekmek, üzüntü, tevekkül, çarmıha geriliş ve İsa'nın çektiği acılar... İsa, Meryem ve Aziz tiplemeleri, tasvirlerde kendilerine eşlik eden fakir ve mütevazı halktan kişilerin görüntüleri…

Ama Rönesans, anlatılacak başka bir ideal buldu; İnsan Kendi kendine yeterli kendi mücadelesini veren, güzelliği ve gücüyle parıldayan ve bilinmeyen yüksekliklere kendi kuvvetinin etkisiyle yükselen insandı. Rönesans’la birlikte düşünce sisteminde başlayan bu değişim, dinî konulu resimlerin yanında portre, güncel ve toplumsal konular ile mitolojik hikâyelerin resme girmesini sağlamıştır.

Çeşitlenen konular yanında, ressamlar kendi düşüncelerini resimlerine yansıtma özgürlüğünü Rönesans ile kazanmışlardır.

Rönesans’la birlikte resme getirilen en önemli öğelerden biri mekândır. Bu dönemde temsili figürler yerine gerçek figürler bir mekân içinde üç boyutlu olarak verilmiştir. Resimde fon olarak gerilere doğru açılan, yükselen mavi bir gökyüzü ortaya çıkmış, perspektif resme girmiştir. Figürler, artık üst üste gelmemektedir. Hiyerarşik boy sıralaması yoktur. Bakışlar, resmin yüzeyinden resmin içine doğru çekilmektedir.

Portre yapımı da Rönesans’la birlikte ele alınmaya başlanmıştır. Kutsal kişilerin kalıplaşmış portreleri örnek olmaktan çıkmış, gerçek yaşamdan modeller kullanılmıştır.

Kompozisyonlarda figürler mekâna geometrik hesaplamalarla yerleştirilmiştir. Üçgen, yarım daire ve küp şemalı kompozisyonlarda matematiksel yorumlar yapılmıştır.

Bu dönemde, tuvalin bulunması ile resim evlere girmiş, günlük yaşamın parçası olmuştur. Yağlı boyanın bulunması da birçok rengin saydam tabakalar hâlinde üst üste boyanabilmesini sağlamış, böylece renge parlaklık, ışık ve gölge katılmıştır.

Resimlerde sıcak ve parıltılı renkler kullanılmıştır. Çizgiler ise ışık ve gölgenin yumuşaklığında erimektedir.

Rönesans ressamları, araştırıcı ve akılcı tutumları ile önemli yapıtlar ortaya koymuşlar ve Antik dünyayı kendi dünyalarına taşımışlardır. Ayrıca sanatçılar, kendilerini tanıtmaktan kaçınmamışlar, resim yaptıkları tuvale imzalarını atmışlardır.

Resimlerde doğaya uygunluk, ideal güzellik göz önüne alınmıştır. Perspektif (derinlik) sağlamak amacıyla fonda manzaralara yer verilmiştir. Işık ve renk; resimde ifadeyi, üçgen kompozisyonu vurgulayacak biçimde kullanılmıştır. Renk tonları daha yumuşamış, fırça vuruşları bağımsızlaşmıştır.





[1] The Encyclopedia Americana, c. 10, s. 553
0 com

GEÇ GOTİK SANAT


13. yüzyılın sonlarından itibaren Orta Çağ Felsefesi ve Sanatının, hızla çözülmeye ve saflığını, klasikleşmiş olan özelliklerini yitirerek değişmeye başladığı görülür. 14. yüzyıla gelindiğinde ise hem Orta Çağ hem de Rönesans kültürünün özelliklerini bir arada bulmak mümkündür.

Bu yüzyıllarda “öbür dünya” değil ”bu dünya” önem kazanmaya ve kilisenin halk ve kültür üzerinde olan etkisi, hâkimiyetinin yok olmaya başladığı görülmektedir. Dönemin siyasi koşullarının oluşturduğu yeni sınıflar, ekonomi alanında feodal aristokrasiye kıyasla “daha dünyasal”, ”daha akılcı”, değişimden yana ve kendisinden önceki döneme göre daha yaratıcı bir yapıya sahiptir.  Aynı zamanda bu sınıf gerçekçidir ve kendisinin de gereksinim duyduğu özgürlüklerden yanadır.

14. yüzyılda, düşünce alanında skolâstik felsefenin tekeli kırılır. Yüzyıllar boyunca gelişme ve kendini anlatabilme olanağı bulamamış bu dünyanın gerçeğine yönelik düşünce akımları boy göstermeye başlamıştır.

Bu yüzyıllardan itibaren sanatçılar da özgürleşmeye başlamış ve sanatçılar piyasa için de eserler üretmeye başlamıştır. Fakat hala çoğunlukla sanat eserlerinin temel konuları dinsel içeriklidir.

14. yüzyıl Avrupa kültür dünyasındaki bir diğer önemli gelişme ise yüzyılın ortalarından itibaren kültürün öncülüğünün yavaş yavaş Fransa’dan İtalya’ya geçmesidir. Bu gelişmede başlıca rolü, 1337 yılında İngiltere ve Fransa arasında başlayan Yüzyıl Savaşlarıdır.

14. Yüzyıl Skolâstiği, Orta Çağ Skolâstik Felsefenin son evresi ya da Geç Skolâstik dönem olarak anılır.  Bu yüzyıl, skolâstik felsefenin giderek çözüldüğü, ayrıştığı bir yüzyıldır. Eğitimin kiliselerin tekelinden yeni yeni oluşan akademilerin eline geçmesi, bireylerin kendi ana dillerinde tartışabilmesi ve üretmeye başlamaları Skolâstik düşünce yapısının sarsılmasına sebep olmuştur. Bu yüzyılda Skolâstik düşünce sistemine tepki olarak karşımıza çıkan en önemli iki akım Nominalizm ve Mistisizm’dir.

Nominalizm(Adcılık)

Nominalizmin dönemin felsefi düşüncesinin değişimine çok büyük etkisi olmuştur. Skolâstikçiler, akıl açıklama yoluyla zihnimizde oluşan tümel kavramlara öncelik verip, bunları “tek gerçek” olarak görürlerken; Nominalistler, tümel kavramların “objektif gerçekleri” olmadığını, gerçek olanın nesneler dünyası olduğunu, tümel kavramların ise bu nesnelere bizim verdiğimiz adlardan ibaret olduğunu öne sürmekteydiler.

Tümellerin gerçekliği sorgulanmaya başlayınca, sonsuz sayıda nesnelerin oluşturduğu fiziksel evren ve bireyler önem kazanmaya başlamıştır. Orta Çağın doğayı ve nesneleri ikinci plana atan düşüncesi sarsılmıştır. Nominalizm, Orta Çağ boyunca aşağı sayılan nesneler dünyasına ve doğaya karşı ilgi uyanmasına, buna bağlı olarak da deney ve gözlemin giderek önem kazanmasına neden olmuştur.

Mistisizm (Gizemcilik)

Mistisizm de Nominalizm gibi Orta Çağ boyunca Skolâstik’in baskısı altında gelişemeyen ama 14. yüzyılda hızla gelişebilme olanağını bulmuş olan bir düşünce akımıdır. Mistisizm, Tanrının ne akıl ne de duyularımızla kavranamayacağını ona ancak sezgiyle ve onu severek ulaşılabileceğini öne sürer.

Bu açıdan mistisizm, nominalizmle taban tabana zıt görünmektedir.  Ancak bu iki düşünce akımı, Skolastik karşıtı noktada bir araya gelmektedirler.  Mistisizm Skolastik karşıtı bir düşüncedir, çünkü Skolastik'in tersine Tanrı'nın akıl ile kavranamayacağını, ancak insanın kendi sezgileri ile bilinip sevileceğini söyler. Skolastik, akıl ve inancı uzlaştırmak, aralarında kalıcı bir barış sağlama amacıyla işe başlamıştı.

Bu yüzyılda bir tarafa akıl ile kavranabilen, doğadan edinilen doğruluğu ya da yanlışlığı sınanabilen bilgiyi; öbür tarafa ise o kaynağı doğa olmayan, akıl ile kavranılması olası olmayan doğruluğu veya yanlışlığı sınamayan inancı koyar. Böylece bu iki zıt alanı, “bilim ve inancı” birbirinden ayırır..

Sanatta Önemli Değişimler:

14. yüzyıl, felsefede olduğu gibi, sanatta da oldukça önemli değişimlerin olduğu, Rönesans'ın temellerinin atıldığı bir yüzyıl olmuştur.

Orta Çağ Sanatı içinde, modern sanatın ilk nüveleri görülmeye başlanır. Etkilerini 15. yüzyılın sonlarına değin az da olsa sürdürebilmiş olan Geç Gotik mimarlık, 14. yüzyıl başlarında, Klasik Gotik ilkelerinin "saflığını“ yitirmeye başlaması ile ortaya çıkmaktadır.

14.yüzyıl sanatçısı artık nesneler dünyası ile ilgilenmeye başlamıştır.

Resim sanatı ayaklarını yere basmaktadır. Yavaş yavaş doğanın sayılamayacak kadar çok olan zenginliğini, çeşitliliğini sanatçı keşfetmeye başlamaktadır.

Skolâstik’in tek bir mutlak doğru ve nesnel gerçeklik koşulları arasından kendisini kurtarmayı başaran sanatçı kendi öznelliğinin tadını çıkartmakta kendi seçtiği göz düzeyinden ve kendi bulunduğu noktadan dünyaya bakmaktadır. Giderek özgürleşen sanatçı kendi kişiliğinin farkına varmakta, Gelenekselleşen biçim kalıplarından kendini kurtarmaktadır.

İlk perspektif denemeleri bu dönemde yapılmaktadır.

Mimarlıkta Klasikleşmiş Gotik Nitelikler

13. yüzyıl mimarlığı mantığa dayalı bir sistemdi: her elemanın işlevi belliydi. Mimari elamanlar birbirinden açık bir biçimde ayrılmışlardır. 14. yüzyıl mimarlığı ise anıtsal bir anlatımdan daha çok, ayrıntılarda incelmişliğe önem vermiştir.  Mimarlar eski katedrallerin açık seçik ve görkemli çizgileriyle yetinmemiş, becerilerini daha çok süslemede ve süslemenin karmaşıklığında gösterme yoluna gitmişlerdir. Geç Gotik mimarlık ise bu ilkeyi değiştirmiştir.  Örneğin, bir geç Gotik tonoza bakacak olursak, tonozun kaburgalarının yardımcı öğeler ve fazladan eklenen diyagonal kaburgalarla hiçbir mantıksal bağlantı ya da bir işlevin anlatılmasına yönelik herhangi bir çaba görülmeksizin, tonozun ağ gibi sarıldığı görülür.
Ağ Tonoz,
Musée de Cluny, Paris
Kaburgalı Tonoz, Saint-Séverin kilisesi, Paris.
Kaburgalı Tonoz,
Saint-Séverin kilisesi, Paris.



Resimde Öznelcilik; Uzayın Perspektif Yorumu:

14. yüzyılın başlarından itibaren hızla gelişerek Skolâstik’in düşünsel alandaki tekelini kıran nominalizm ve mistisizm akımlarının ortak paydası öznelcilikti. Her iki düşünce akımı da Skolastik'in nesnel, bireylerden bağımsız olarak var olan ve değiştirilmesi olası olmayan mutlak doğru kavramını dışlamış, özneye (süje) bağlı bir doğru oluşturmuştur.

Dönemin sanatında bu öznelciliğin en tipik ifadesi Duccio ve Giotto ile beliren ve 14. yüzyılın ortalarından itibaren hızla kabul görerek yaygınlaşan uzayın perspektifin yorumlanmasında ortaya çıkıyor. Resimsel mekânın derinlik kazandırılarak gerçek bir mekân yanılsaması yaratacak biçimde betimlenmesi anlamına gelen perspektif hem sanatçının doğayı olduğu gibi yansıtma çabasının, hem de kendinin ve izleyicinin bakış açısını verme kaygısının bir sonucudur.
Giotto - Lamentation (The Morning of Christ),  Scrovegni Şapeli
Giotto
Lamentation (The Morning of Christ)
Scrovegni Şapeli

Perspektif yalnızca ne görüldüğünü değil, aynı zamanda onu gözlemleyen süjenin objeye göre nasıl bir konumda yer aldığını ve o  konumdan objenin nasıl  gördüğünü de izleyiciye verir.

Fiziksel Nesneler Dünyasına İlgi:

Sanatta da doğanın sınırsız nesnelerine ilgi duyulmaya başlandığını gözlemleyebiliriz.  14. yüzyıl resmi, sembolik anlamın dışına taşarak, doğa betimlemelerine ve nesnelerin ayrıntılarıyla belirtilmesine de önem vermeye başlamıştır. Giotto'nun resimsel mekânı gerçek bir uzaysal hacim olarak göstermesi aslında natüralizme atılan ilk adım sayılır.

Resim düzleminde oluşturulan kübik mekân, gerçek yaşamdan alınarak resim çerçevesi içine yerleştirilen bir doğa parçasıdır aslında. Öyküyü anlatan figürler gerçek bir mekâna, üç boyutlu bir doğa parçası veya bir mimari mekânın içine yerleştirilince, artık resmedilen şey yalnızca bu figürler değil, bu üç boyutlu mekânın içinde yer alan her şey olur.

Bu yüzyıl öncesi resim sanatında olduğu gibi esas figürleri çerçeveleyen üç boyutlu mekân içinde yer alan diğer nesneler de resmin içinde yer almadıktan sonra, böyle bir resimsel mekân oluşturmanın gereği zaten yoktu; figürler bir düzlem üzerinde de dizilebilirdi o zaman. Diğer bir deyişle, oluşturulan resimsel mekânın gerçek bir mekân olması, bu mekânın içinde gerçekte yer alan tüm nesnelerin de resmin içinde yer almasını gerektiriyordu. Gerçek bir mekânda, hiçbir şeyin olmadığı bir boşluk olamazdı. Toprak, kaya, ağaç, su, dağ, bina, insan gibi bir nesnenin olmadığı yerde de "hava" vardı.

İnsanın İç Dünyasına İlgi:

14. yüzyılın önemli bir düşünsel akımı olan mistisizm, insan ruhuna ve psikolojisine, insanın iç dünyasına olan ilgiyi uyandırmıştır. Resim ve heykelde, dramatik bir anlatım içinde betimlenen insanların dışsal özelliklerinin yanı sıra, iç dünyaları ve duyguları da anlatılmaya başlanmıştır. Aslında natüralizmin bir sonucu olarak da değerlendirilebilecek olan bu gelişme, portre sanatının yolunu açmıştır.

Figürlerin, içinde bulundukları durum ve koşullara uygun olarak, iç dünyalarının, güçlü tepkilerle, yüz ve davranışlarında ifadesini buluşu, Giotto'nun bu başlangıç döneminde, en belirgin özelliklerden biridir.

Sanatçının Özgürleşmesinde İlk Adımlar:

Artık piyasa için iş üretmeye başlayan sanatçılar, doğaldır ki Orta Çağ'ın çok büyük boyutlu yapılarını kolektif bir emek ve ruhla yapan sanatçılara kıyasla daha özgür olacaklar, kişiliklerini ortaya çıkartabilecekler ve eserlerine bu kişiliklerinin damgasını vuracaklardır. Eserlerinde ortaya koydukları bu kişisel yan ve özgünlükleri onların rekabet ortamında ön plana çıkmaları için gerekli bir durum haline gelmektedir.

14. yüzyıl, toplumda kentsoylu sınıfın giderek güçlendiği ve piyasa ekonomisinin de yavaş yavaş her tür ekonomik ilişkiye egemen olmaya başladığı bir yüzyıl olmuştur.

Bu yüzyıl aynı zamanda değişen sosyoekonomik durumdan dolayı mimarlık alanında da çok büyük çaplı toplumsal projelere girişilmediği bir dönemdir. 12. ve 13. yüzyılların sanatsal yaratısının itici gücü olan anıtsal mimarlığın rolünün giderek azalmasında başlıca etken olarak, İngiltere ve Fransa arasında geçen Yüzyıl Savaşlarının iki ülke üzerinde yaratmış olduğu toplumsal ve ekonomik olumsuzluklar göz ardı edilmemelidir. 12. ve 13. yüzyılların dev toplumsal projeleri olan katedral inşaatları, ancak çok büyük disiplinli ve eşgüdümlü çalışan bir sanatçılar ordusu tarafından gerçekleştirilebilirdi. Bunun için ise ciddi bir maddi güce sahip olmak gerekirdi. Savaşın yaratmış olduğu ekonomik durum bu tarz bir girişimi imkânsız kılar hale gelmişti. Sanatın merkezinin İtalya’ya kaymış olması ve Gotik sanatın bu topraklarda kendine pek yer bulamamış olması ve kilisenin eski etkisini yitirmeye başlaması da diğer başlıca neden olarak sayılabilir.

Değişen bu koşullar, sanatçıyı da giderek piyasa koşullarına göre davranmaya itmiştir. Kurulan küçük çaplı sanat atölyeleri hem çırak usta ilişkisi ile geleceğin sanatını şekillendirecek bir ortam oluştururken bir yandan bu atölyelerde kendi adına iş yapan sanatçılar arasında bir rekabet ortamı oluşmasını sağladı. Artık sipariş üzerine dışarıya iş yapmaya başlayan sanatçılar işlerin kendilerine teklif edilmesi için eserlerine daha özenli ve sanatçının karakterini yansıtacak bir gözle bakmaya başladı.

0 com

GOTİK SANAT


"Gotik" sözcüğü ilk kez, Rönesans dönemi İtalyan eleştirmenlerince, Roma İmparatorluğunu yıkıp, kentleri yağmalayan Godlar tarafından İtalya'ya sokulduğuna inanılan ve barbar sayılan bir üslubu nitelemek için kullanılmıştır.

12. yüzyılın ortalarından itibaren Fransa'da doğan Gotik Sanat, Romanesk sanatın değişimiyle başlamış ve Rönesans'a dek tüm Avrupa'da varlığını sürdürmüştür. Gotik sanatın başlıca eseri katedraller olmuştur.

Orta Çağ boyunca Kilise sanatın etkileyici gücünden yararlanmış; Gotik tarzla, inanan insanların pişmanlık içinde aşağılık duygusu duymalarını, her türlü bireycilikten vazgeçmelerini ve boyun eğen bir topluluğa dönüşmelerini sağlamak istemiştir.

Ortaçağ sanatının temelleri olan simetri ilkesi, oran estetiği, renk ve ışık beğenisi, güzelliğin öz nitelikleridir.

Gotik mimarlıkta kullanılan ve biçemin özelliklerini belirleyen tek tek elemanların hiçbirisi, gerçekte yeni bir buluş değildir. Sivri kemer,  Kaburgalı çapraz tonoz, Payanda, Uçan payandalar, Portal düzenlemesi nef duvarlarının düzenlenişi, Gül pencere gibi Gotik mimarinin karakteristik özellikleri olarak tanımlayabileceğimiz mimarı elemanlar ve öğeler daha öncesinde Romanesk mimarlıkta dağınık olarak kullanılmıştır. Kuşkusuz ki Pevsner'in dediği gibi "bir biçem, elemanların yığışması değil 'sonucun bütünlüğüdür".

Gotik biçimden söz edilince, genellikle ilk akla gelen sanat dalı mimarlık olmaktadır.  Diğer sanat dalları, mimari ile kıyaslandığında ikincil bir öneme sahiptir. Gotik heykel neredeyse tamamen mimariye bağlı bir biçimde, onun bir parçası olarak gelişmiştir.

Mimari plastik anlayış yer çekimine ve taşın ağırlığına karşı koyarak gökyüzüne doğru yükselen gotik katedrallerde ince bir oymacılık sanatına dönüşür maddeden sıyrılarak tanrıya yönelme Gotik sanatın ana ilkelerindendir.

Resim ise varlığını genel olarak el yazması kitapların süslemelerinde sürdürmekle beraber, yeni mimarlık anlayışının bir sonucu olarak dini yapıların içerisinde İncil’de geçen hikâyelerin tasviri şeklinde ve şatoların odalarında, orta sınıfın evlerinde karşımıza çıkmaktadır.

Orta çağ resim sanatında perspektif ve mekânsal kaygı yoktur. Bu döneme biçimsel açıdan yapılan en büyük eleştiride budur. Resim sanatında perspektifin kullanılmaması ve mekân kaygısının olmaması bu tarihsel dönemde sanat üreticilerinin teknik yetersizliklerinden değil, aksine bunları kullanmak istememelerinden kaynaklanmaktadır. Resim yapmanın temel amacı ruhani tasvirlerin, geniş kitlelerin ruhuna Hıristiyan Doktri­ni'nin mistisizminin nüfuz etmesini sağlamak olması anlatım şeklinin, konunun açık ve yalın bir kompozisyon anlayışıyla ele alınmasının önem kazanmasına neden olmuştur.

Avrupa Resmi'nde ustalar, sanatçılar ve bireysel sanat eserleri, birbirlerinin içinden doğan, ya da birbirlerini takip eden akımların parçaları gibidirler. Bunun en büyük nedeni de uzun bir süre işlenen konuların İncil’den alınan hikâyeler olmasıdır. Bu hikayelerin kalıplaşmış öğeleri ve tasvir şekilleri uzun yüzyıllar sanatçılara özgünlük şansı tanımamıştır.

Orta çağ resminin beslendiği birbirinin zıttı olan üç kaynaktan bahsedilmemesi mümkündür: Eski sanat anlayışının hala gündemde oluşu; öbür dünya inanışı ye Hıristiyanlık fikrinin yoğun sembolizmi.

Orta çağ resmi, günümüz sanat algısı ile değerlendirmeye kalkarsak göze gayet garip gelen bir görüntü sunmaktadır. İki boyutlu görünüm, derinliğin göz ardı edilmesi, nesnelerin üstündeki sembolik ayrıntılar ve kabile geleneğinden devralınan süsleme eğilimleri her görsel sanat ürününde, etkisini gösteren, 'Tanrının şanını yükseltme eğilimi', resimlerde de belirgindir.

Gotik resim ayrıntıya önem vermiş, perspektifi ise ihmal etmiştir. Çoğu kez öndeki figürler altın bir fonla kuşatarak resme bu dünyaya ait değilmiş gibi bir hava verilir. Resimlerde hiyerarşik düzen vardır.

Katedrallerin duvarlarında genellikle resim kullanılmamıştır. Gotik üslubu küçümseyerek ona direnen İtalya bunun istisnası olmuştur. Dini olmayan resimler geniş olarak şatoların odalarında, orta sınıfın evlerinde ve resmi yapılarda kullanılmıştır. Bunun bir nedeni ekonomiktir çünkü duvarları fresko ile kaplamak, halı ile kaplamaktan oldukça ucuzdur. Duvar resimlerinde, aşk hikâyeleri, saray yaşantısı, din dışı efsaneler ve şövalye karşılaşmaları anlatılır; geri planda gerçekçi bir manzara ya da çalışan köylüler çizilir.


Katedrallerin portalleri ve pencere vitrayları, genellikle Hıristiyanlık tarihini anlatan öykülerle bezenir. Arada din dışı günlük konular da vardır. Katedrale giren kişi tarihi izleyerek ahite ulaşır, iç mekâna girer ve böylece dini bir eğitimden geçer. Halkın okuma-yazma bilmediği ve hiçbir kitle iletişim aracının olmadığı bir çağda, bu görsel iletişim, Hıristiyan doğmasını halka anlatmanın en etkili ve basit yoludur. Ortaçağ insanı, buralarda, inanmak ve bilmek istediği her şeyi bulur. Aşağılarda olanlar, yüksek ve yüce olanlara ulaşmışlardır. Bir katedral, her şeyiyle bir bütünlüktür. Tarihi anlatır, estetiği yakalar, iman sağlar, psikolojik olarak bağlanmayı ve karşı konulmazlığı temin eder. Gotik mimarlıkta doğayı anımsatacak organik hiçbir şey yoktur. Her şey 'aklın yarattığı soyut bir sistemin' hizmetindedir.
0 com

ORTA ÇAĞ SANATINA GİRİŞ


Orta Çağ’ın başlangıç ve bitiş tarihleri ele alınan kaynaklara göre değişiklik göstermektedir. Bazı kaynaklar M.S. 1. yüzyılı Orta Çağ’ın başlangıcı olarak ele alırken bazı kaynaklar ise M.S.  5. yüzyılı başlangıç tarihi olarak ele almaktadır. Başlangıç tarihi gibi bitiş tarihinde de farklı yüzyıllar ele alınmakla birlikte genel kanı olarak Rönesans öncesi yani 13.-14. Yüzyıl Orta Çağ’ın bitiş tarihi olarak kabul edilmektedir.

 Bu kelime 17. yüzyıldan beri Avrupa tarihi söz konusu olduğunda, kullanılmaya başlanmıştır. Bu kavram, genellikle son insanların öznel bilincinde biçimlendiği için kesin başlangıç ve bitiş noktalarından söz edilemez. Ancak, bütün bu nedenlere rağmen, tarih kitaplarında Roma imparatorluğunun bölünme tarihi (M.S. 395) ya da son Batı Roma İmparatorluğunun düşüş tarihi (476) gibi noktalar Orta Çağ’ın başlangıcı olarak alınır.

Orta Çağ’a geçişte önemli rol oynayan bazı gelişmeler

Platon un Akademia’sının kapatılması (529).

Norcailalı Benedktus’un (480-543) belirlediği kurallar çerçevesinde manastırların düzenlenmesi.

İmparator Justiniaus un (527-565)  tüm imparatorluğu tek bir din altında toplaması ve pagan kültürünün giderek yok olması

Bizans kültürünün etkilerinin Avrupa’da duyulmaya başlaması.

Orta Çağ’da İnsan

Orta Çağ Felsefesine göre insan kendi iradesiyle tanrının buyruğuna karşı geldiği için (Âdemle havanın Cennetteki yasak meyveyi yemesi sonucu) dünyaya düşmüştür. İnsan doğuştan günahkârdır. Ancak Tanrıya sığınarak ve onun karşısında kendini aşağılayarak kurtuluşa erebilir. Çünkü o, düşmüş ve eksikli bir yaratıktır.

İnsan, doğal halinde tümüyle bozulmuş ve çürümüştür. Tanrının affına ulaşmak için bu dünyadaki yaşamı bir günahkâr suçluluğu içinde yaşayarak olgunlaşmak gerekir. Bunun ödülü, ölümden sonra öteki dünyada gerçek insan olmaktır.

Orta Çağ insanının belirmiş bir kişiliği yoktur. Ondan beklenen ödev tanrının buyruklarına itaat etmektir.

Orta Çağ insanı, yalnızca bir ırkın, bir halkın bir cemaatin Ya da bir ailenin bir üyesi olarak, bir "genel kategori" olarak kendi varlığının, farkında ve bilincindeydi. Bu genel kategorilerin dışında insan, bağımsız bir birey olarak yoktu. Tek bir insanın kendi dehası ve çalışmasıyla ortaya koyduğu, gerçeğin geliştirilmesine eklediği, bilginin bütünüyle kıyaslandığında, çok küçük bir şeydir. Ama bu seçilen, düzenlenen ve bir araya getirilen tek tek parçalardan muhteşem bir şey oluşur.

Orta Çağ’da Felsefe

Orta Çağ Felsefe anlayışı Antik Çağ felsefesinin yeniden yorumlanarak Hıristiyanlaştırılması olarak özetlenebilir. Antik Çağ’ın bilmek için bilmek anlayışı yerine, bu dönemde inanmak için bilmek anlayışı egemen olmuştur.

Orta Çağ felsefesi Hıristiyan Doğmasının temellendirilmesi ve sistematik bir biçimde derlenip toplanması yönündeki çabaların ürünüdür.

Orta Çağ’ın hâkim felsefe anlayışı Skolâstik Felsefe’dir. Skolâstik esas olarak Augistinciliğe dayanmaktaydı. Tek konusu ise Tanrı ve onun ruh aracılığıyla kurduğu dünya ile olan ilişkisiydi.

Skolâstik felsefe içerik olarak tamamen dinsel nitelikli bir Hıristiyan felsefesidir. O, evrene, doğaya ve insana ilişkin "yeni" bir bilgi ya da düşünce üretmemiş zaten bunu da amaçlamamıştır. Konusu, bütünüyle Hıristiyan dogmasıdır.

Skolâstik düşüncenin doğa ile ilgisi yoktur, daha başından itibaren "var olana" bakmaz. O "varlık nedir" diye sorar, "var olan nedir" diye değil. Orta Çağ için doğa, değerler hiyerarşisinin en altında yer alır hiç bir biçimde üzerinde uğraşmaya, onu incelemeye değmez ve doğa, bizim için bir "bilgi edinme" kaynağı olamazdı.

Ortaçağ Düşünce sistemine göre Yeryüzü evrenin merkezidir. Ay, Güneş ve gezegenler Yeryüzünün etrafında dönen saydam kürelere (sphairos) çakılı durmaktadırlar. Hıristiyanlığa göre de bütün evren Yeryüzü için yaratılmıştır ve Yeryüzü bu evrenin merkezidir.

Skolâstik felsefe kendi içinde 3 ayrı evrede incelenmektedir. Bunlar;

Erken Skolâstik (9-10 Yüzyıllardan 12 Yüzyılın sonuna kadar)
Yüksek Skolâstik (13.Yüzyıl)
Geç Skolâstik ( 14. Yüzyılın başlarından 15 yüz yıla kadar) felsefedir.

Skolâstik Felsefenin Genel Özellikleri

Skolâstik felsefenin genel özelliklerinden bir kaçını sıralayacak olursak;
- Dinsel Nitelik
- Açık Seçik Anlatım
- Akılcılık ve Soyutluk
- Tümcü Dünya görüşü
- Dogmatizm
- Doğadan Kopukluk ve Bilim Karşıtlığı
- İnsanın Kişileşememiş Olması
- Düzenleme,  Sistemleştirmenin bu dönemde ön plana çıkan belli başlı özellikler olduğunu söyleyebiliriz.

Orta Çağ’da Estetik

Orta Çağ Estetiği kesintilerden çok süreklilikten oluşur çünkü sürekli kopyalamaya dayanan çalışmalar egemendir. Özgünlük bir kibir ve günahıdır. Diğer yandan Hıristiyan dogmaları ile oluşturulmuş resmi gelenek sorgulanamaz; sorgulanması için ciddi riskler göze almak gerekir.

“Orta Çağ’da bir salt kavranabilir güzellik, ahlaki uyum ve metafizik görkem kavrayışı vardır.”

Orta Çağ insanının beğenisinde temel noktayı, nesnede tanrının varlığının yansımasının izleri olan şeyler oluşturur. Estetik haz belli bir öneme sahip değildir. Tanrıya her şeyi varlığa ve iyiliğe götürdüğü, onu bu durumda ileriye götürüp, kusursuzlaştırdığı için iyi denir; buna karşılık, tanrıya tüm nesneler arasında ve her nesne içinde kendi kimliğiyle uyum yarattığı için güzel denir.

Ortaçağ’da Sanat ve Zanaat

Orta Çağ döneminde de Eskiçağ’da olduğu gibi güzel sanatlarla zanaatlar arasında bir ayırım yoktu. Resim, heykel, mimarlık, aşçılık, denizcilik, seyislik, ayakkabıcılık ve hokkabazlık bir arada bulunurdu.

İster taş oymacılar, ister seramikçiler isterse de ressamlar olsun Orta Çağ’daki ustaların çoğu, genellikle verdikleri siparişlerin içeriğini, genel tasarımını ve kullanılacak malzemeleri kendileri belirleyen müşteriler için çalışıyorlardı.

Orta Çağ’da, sanatçıyla zanaatçı arasında gücendirici hiçbir kategorik ayrım söz konusu olmadığı gibi sanat eserlerinin üretiminde keskin bir toplumsal cinsiyet ayrımı da yoktur.

Ortaçağ’da Sanat

Skolâstik felsefenin başlıca özellikleri de, çağın düşünsel atmosferine damgasını vurmuş böylece de çağın kültürünü ve sanatını etkilemiştir. Özellikle 11-12 yüzyılların sanatı eşine ender rastlanacak bir biçimde, dönemin felsefesinden etkilenmiştir bunun nedeni ise Ortaçağ’da sanatın üretildiği, Filozof ve sanatçıların yetiştiği kaynağın kiliseler/manastırlar olmasıdır.

Ortaçağ’da kilise ve tarikatlar, hem felsefenin, hem bilimin hem de sanatın merkezi ve kaynağı durumundadırlar.

Sanatın özü de herhangi bir virtüözlük ya da el becerisi değil aklın bir ürünü olarak görülmekteydi. Orta Çağ'da din adamı ile sanatçı arasında çok belirgin bir çizgi çizmek olanaksızdı. Orta Çağ minyatürlerinin büyük bir kısmını yapanlar, manastırlardaki rahipler (rahip-sanatçılar)di.


Sanatsal projeler genellikle ya kilise ya da tarikatlar tarafından yaptırılırdı. Bu kurumların yetkilileri de yaptırılan sanat eserinin tasarımını hazırlar (veya en azından onaylar), sanatçılara gerekli talimatları verirlerdi.